“1970’te kara trenle üç günlük bir yolculukla Haydarpaşa’ya geldim.”
Amacım aslında çok basitti.
Amcamların yanında biraz çalışacağım, üç beş kuruş para kazanacağım, sonra tekrar köye döneceğim.
Ama geliş o geliş oldu.
Bir daha köye dönmedim.
İstanbul’da ne iş bulduysam yaptım.
Çay ocağında çalıştım.
Konfeksiyonda çalıştım.
Bir gümrük komisyoncusunun yanında çalıştım.
Sonra bir arkadaşım sayesinde elektrik malzemeleri satan bir firmaya girdim.
Çıraktım.
İşi bilmiyordum.
Ama öğrenmeye başladım.
Malzemeyi öğrendim.
Hangi ürün nerede kullanılır öğrendim.
Müşteriyi öğrendim.
Satışı öğrendim.
Üreticileri tanımaya başladım.
“Ben çırak olarak girdim, kalfa oldum, usta oldum.”
Yaklaşık 10 yıl aynı firmada çalıştım.
O yıllarda benim için en kıymetli şey maaş değildi.
İnsanların bana güvenmeye başlamasıydı.
Müşteri beni tanıyordu.
Üretici beni tanıyordu.
Söz verdiğimde yapacağımı biliyorlardı.
1983’e geldiğimizde artık kendi işimi kurmak istiyordum.
Patronumun karşısına çıktım.
Ayrılmak istediğimi söyledim.
Açıkçası tepki göstermesini bekleyebilirdim.
Ama bana çok farklı yaklaştı.
Beni evladı gibi gördüğünü, başka küçük bir firmaya geçersem buna üzüleceğini söyledi.
Ama kendi şirketimi kuracaksam elinden gelen desteği vereceğini söyledi.
Bunu hiç unutmadım.
Çünkü benim büyük bir sermayem yoktu.
Ama başka bir sermayem vardı:
“En büyük sermayem müşterilerimdi.”
Yıllarca oluşturduğum güven vardı.
1983’te Karaköy’de küçük bir dükkânla işe başladık.
Önce elektrik teknik malzemelerini fason ürettirip satıyorduk.
Büyük fabrika yok.
Büyük para yok.
Ama müşteri var.
Çalışma isteği var.
Bir de ayağımızın altında bütün Türkiye var.
Ben dükkânda oturup müşterinin gelmesini bekleyen biri olmadım.
Çantamı aldım.
Şehir şehir dolaştım.
Kasaba kasaba dolaştım.
Elektrikçilerle, bayilerle, ustalarla görüştüm.
“Yaklaşık 15-16 yıl çanta elimde Türkiye’yi karış karış gezmiş bir insanım.”
Ürün sattım.
Sipariş aldım.
Müşterinin ne istediğini yerinde gördüm.
Türkiye’de hangi şehirde hangi malzemenin satıldığını öğrendim.
İş böyle büyüdü.
1992’de ortağımla dostça ayrıldık.
Bu kez kardeşim Hıdır’la beraber Mutlusan markasıyla devam ettik.
Ama önümüzde başka bir mesele vardı.
Türkiye’de kullandığımız bazı elektrik ürünleri hâlâ yurt dışından geliyordu.
Özellikle kablo kanallarının büyük bölümü ithaldi.
Ben kendi kendime:
Biz bunu niye yapmıyoruz?
diye düşündüm.
Üretime geçmeye karar verdik.
Kablo kanalı üretmeye başladık.
O yıllarda çevremde:
Avrupalılar bunu senden daha ucuza yapıyor.
Sen neden uğraşıyorsun?
diyenler oldu.
Ben ise tam tersini düşünüyordum.
Ya Avrupa standardında ürün yapacağız ya da bu işi hiç yapmayacağız.
Sonra bir hedef daha koydum:
Sadece Türkiye’de satmayacağız.
Avrupa’ya da satacağız.
Bunu söylediğimde bana hayal dünyasında yaşadığımı söyleyenler oldu.
Ama üretmeye devam ettik.
İkitelli’de fabrikaya geçtik.
Makine aldık.
Teknolojiye yatırım yaptık.
Ürün çeşidini büyüttük.
Sonra ihracat başladı.
Bir zamanlar ithal ettiğimiz kablo kanallarını bu kez biz başka ülkelere göndermeye başladık.
Bugün Mutlusan 50 bin metrekarelik üretim alanında faaliyet gösteriyor.
Türkiye’nin 81 ilindeki bayi ağıyla çalışıyor ve 85’ten fazla ülkeye ihracat yapıyor.
Ama benim hikâyem büyük bir fabrikada başlamadı.
Erzincan’ın bir köyünde başladı.
11 yaşında kara trene bindim.
Üç gün sonra Haydarpaşa’da indim.
Çay ocağında çalıştım.
Konfeksiyonda çalıştım.
Sonra elektrik sektöründe çırak oldum.
Kalfa oldum.
Usta oldum.
Karaköy’de küçük bir dükkân açtım.
Yıllarca çanta elimde Türkiye’yi dolaştım.
Sonra üretime geçtim.
Bugün hâlâ başarıyı tek başıma sahiplenmiyorum.
Kardeşlerimle ve yıllardır bizimle çalışan arkadaşlarımızla birlikte büyüdük.
Ben her zaman “ben” değil, “biz” demeye çalıştım.
Çünkü bu işte öğrendiğim şeylerden biri şu:
Basamakları koşarak çıkamazsınız.
Tek tek çıkarsınız.
Benimki de böyle oldu.
Çıraklıktan başladım. Herşey çalışmayla olur...
Ve o günlerden beri hâlâ çalışıyorum’’ dedi.
Haber: Mehmet Gülnahar / İstanbul Gündem Gazetesi








